2 categories
Bizim yerli nazilerin ağızlarının sularının akıtmasıyla ünlü olsa da “Nefes” belli bir ideolojiye sözcülük etmektense saf sinema duygusunu seyirciye aktarma amaçlı bir yol izleyeceğini daha ilk dakikasından itibaren belli eden bir film. Dağların üstünden süzülerek yükselen kameranın yaralı bir askerin üstünde durmasıyla şık bir açılış yapan film, bunun ardından bizleri yüzbaşı Mete ile tanıştırıyor. Film gösterime girmezden evvel meşhur olan, çok iyi çekilmiş içtima sahnesi ve sonrasında gelen fondaki şahane müzik eşliğindeki karakoldaki askerler üzerine olan sekans ile birlikte “Nefes” şahane bir ilk yarım saat sunuyor.
Teröristlerin saldırısına açık bir jandarma karakolundaki askerleri konu edinen film, kaygan bir zemin üzerinde ilerliyor haliyle. Her tarafından siyaset damlayan, aynı zamanda güncelliği de had safhada bir konu üstüne sinema kurmak zor iş. “Nefes”i iyi bir film yapan şey bu zaten, konusunu sömürmeyen salt sinema odaklı bir iş olması, yoksa pekala çok rahat bir propaganda filmine de dönüşebilirdi. Sinema tarihinde hem nitelikli olup hem de politik görüşünü bas bas bağıran sürüyle yapım var, Hollywood her sene böyle bir sürü örnek sunuyor.
“Nefes” siyasi söylemlere dalmaktansa jandarma karakolundaki atmosferin fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Birçokları bu durumun filmin duruşu hususunda flu bi görüntü verdiği noktasında eleştiri getirmişti vaktinde. Oysa bu filmin hayrına işleyen bir nitelik bana göre. Doktorla komutan arasındaki telefon konuşmalarında, çatışmanın arkasındaki klişe tezler bir kez daha ifade edilse de bu konulara çok da dalınmadan “orda olma” haline yoğunlaşılmış. Komutanın karakola ulaşmaya çalışırken girilen çatışmada en yakın arkadaşını kaybetmesi sonrası girdiği içi hesaplaşma filmin temel izleğini oluşturuyor. Karakoldaki her bir asker üzerine az da olsa eğilse de asıl takip ettiği karakter Yüzbaşı Mete olan film, haliyle asıl meramını da bu karakter üzerinden aktarıyor. Yıllardır süren çatışmanın verdiği bezginlik, arkadaşının ölümüyle yüzbaşıda nihai noktasına ulaşıyor. Her ne kadar bunu örgütün liderini öldürmeye ahdederekten intikam duygusuna evirse de komutan kendisinin de son noktaya geldiğinin farkında. Eşine yazdığı mektuptaki “keşke senin kalbini vatan belleseydim” lafı bu durumun en güzel ifadesi belki de.
“Geride kalanlara” ithaf edilmiş bir film “Nefes”. Altyapısı on yıllara dayanan, haliyle bir çok boyuta sahip siyasi ve askeri bir çatışmanın sadece bir boyutuyla ilgileniyor: finalde beliren yüzbaşının eşi dışında sadece telefon konuşmaları itibariyle hikayede yer alsalar da devlet istedi diye çocuklarını askere yollayıp geriye cesedini alan ailelerle ve o çocuklarla. İyi de yapıyor, zira her bir boyuta eğilmeye çalışıp hiçbirinin hakkını teslim edememektense sadece birine odaklanıp onu en iyi şekilde aktarmak daha aklı selim bir tavır. Bu tavrın bir sonraki aşaması olabilecek sistem eleştirisine ise hiç girilmemiş. İki de bir kadraja giren Atatürk büstünün verdiği intibadan yola çıkarak yapımcıların daha en baştan böyle bir niyetinin olmadığı sonucuna varılabilir, filmin gösterime girdiğince ordunun ileri gelenlerince de takdirle karşılanmış olması bu noktada bir işaret.
Tags: Yerli Filmler
Category: Film Önerileri, Türk Sineması
Related Posts
The Cell (2000) – Tarsem Singh
Tarsem Singh, çoğunlukla "Losing My Religion" videosunun yönetmeni olarak hatırlanıyor…
The Tax Collector (2020) – David Ayer
David Ayer'a senaristliği ile olmasa da yönetmenliği bazında genel bir…
Cell 211 (2009) – Daniel Monzón
Juan isminde bi eleman bi hapishanede gardiyan olarak işe başlamazdan…




